Rodezya diye bir yer var mıydı?

Biraz geriden gidiyoruz ama, geçtiğimiz haftalarda gösterime giren Blood Diamond – Kanlı Elmas filmi hakkındaki fikrimi, Oscar ödülleri dağıtılmadan önce yazmakta fayda var…

Kanlı Elmas, bu yıl 79. kez verilecek olan Oscar Ödülleri için En İyİ Erke Oyuncu (Leonardo Di Caprio), En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Djimon Hounsou), En İyi Kurgu, En İyi Ses Tasarımı ve En İyi Ses Miksi dallarında aday oldu.

Edward Zwick’in yönettiği Kanlı Elmas, aynı adı taşıyan kitaptan uyarlanmış bir film. Batı Afrika sahilindeki küçük ülke Sierra Leone’de 1990′lı yıllarda süren iç savaşın, ülkenin zengin elmas madenlerinden pay alma çabası içindeki elmas kartelleri tarafından desteklendiğinin altını çizen film, Afrika’da olup bitenlere karşı “duyarlılığı” ile Hollywood için “çıkıntı” sayılabilecek bir yapım.

Leonardo Di Caprio’nun bu filmdeki eski Rodezyalı paralı asker rolü hakkında bir kaç söz etmek istiyorum. Brad Pitt gibi Leonardo Di Caprio da, bana bebek yüzlü, yaşını göstermeyen, oyunculuktan çok fotomodelliğe yakınmış gibi gelir hep. Fakat Gangs Of New York’tan bu yana Di Caprio hakkındaki fikrim değişti, oyunculuğunu da çok takdir ediyorum. Öyle tahmin ediyorum ki Blood Diamond, Di Caprio’nun kariyerinde çok özel bir film olacak. Çünkü bu filmdeki rolüyle En İyi Erkek Oyuncu Oscar’ı alabilir. Şimdiki adı Zimbabwe olan eski Rodezyalı paralı asker Danny Archer rolü ile belleklere kazınacağını düşünüyorum. Çünkü o temiz yüzlü iyi aile çocuğu görünümlü Di Caprio, filmin başından sonuna kadar berbat Rodezyalı aksanıyla, paradan başka efendi tanımayan gözüpek ve iyi niyetli olmayan paralı asker ve anti-kahraman olarak filmin temposunu tutuyor. Bütün o kanlı, patlamalı ve koşuşturmalı sahneler boyunca gözümüzü ondan alamıyoruz.

Filmin bir diğer Oscar adayı oyuncusu Djimon Hounsou, iç savaşta ailesi kaçırılan ve oğlu paralı asker olarak alıkonan, kendi de madende çalışmaya zorlanan bir balıkçıyı (Solomon Vandy) canlandırıyor. Bulduğu kocaman pembe elmas o kadar büyük ki, onu yöneticilere vermeyip saklıyor. Paralı asker Danny Archer ise, böyle bir elmasın varlığından haberdar olduğu andan itibaren bu elmasın peşine düşüyor. Çünkü bu elmas Afrikalı Solomon Vandy için de, Danny Archer için de hayatının geri kalanının garantisi. Akademi üyelerinin böyle yürek burkan, göz yaşartan hikayelere, mazlumlara karşı yüfka yürekli bir tarafı var. Gaylere, lezbiyenlere, kölelere, soykırıma ya da ırk ayrımına uğrayanlara fazladan oy veriyorlar gibi geliyor bana. (Ama objektif olmak gerekirse, bir senaryo yazarı ya da yönetmen için de en etkileyici hikayeler bunlar. Ben olsam, ben de böyle bir hikaye seçerdim.) Djimon Hounsou yufka yürek kontenjanından ödül alabilir ya da Eddie Murphy’ye ödülü kaptırabilir (Zira Dream Girls’ün hikayesi de öyle).

Kanlı Elmas, film müziği dalında aday gösterilmedi fakat filmin ses tasarımı ve miksi o kadar başarılı ki, başından sonuna kadar helikopterlerle, kalaşnikoflarla yan yana olduğunuz hissine kapılıyorsunuz. Biliyorsunuz film müziğinin iyisi, sahnenin ambiyansı içinde eriyip giden, film bittikten sonra size “müzik nasıldı?” diye sorulduğunda temasını hatırlayamadığınız müziktir. Yüzüklerin Efendisi gibi bir “score” yazılmamış bu filme. Bu yüzden hatırlayamıyorum, müzik de iyiydi galiba…


Mesaja Dikkat

Filmin Oscar ödüllü bir diğer başrol oyuncusu Jennifer Connelly, Afrika’ya yabancı bir gazeteci Maddy Bowen’ı canlandırdığı rolüyle “iyi” ama “göz kamaştırmıyor”. Filmde Danny Archer ile tanıştıkları sahnede Archer Rodezyalı olduğunu söylediğinde “Artık Zimbabwe orası” diye başlayan bir diyalogları var. Di Caprio, ailesi Rodezya’daki iç savaşta öldürülüp, küçük yaşta yetim kaldığı için Günay Afrikalı paralı askerlerin arasına katılmış ve yıllarca komutanı ne derse yapmış, eski bir paralı asker. Filmin geçtiği 90′lı yıllarda Rodezya diye bir ülke kalmamış, 1979′da Zimbabwe Cumhuriyeti kurulmuş olmasına rağmen ısrarla “Rodezyalıyım” diyor. Bu söz oldukça ilgi çekici. Çünkü 19. yüzyılda sömürgeleştirdiği topraklardaki madenlerin işletilmesi için Britanya Krallığı’ndan imtiyaz alan Cecil Rhodes”un (ki kendisi “beyaz adam”) adını taşıyan bu topraklarda yerli halkın Zimbabwe, Zambia ve Malawi Cumhuriyetlerini kurması 150 yıl süren kanlı savaşların sonunda gerçekleşebiliyor. Çünkü Rodezya’da krom, altın ve kömür başta olmak üzere pek çok maden var ve ülke yıllarca beyaz azınlık tarafından yönetiliyor. Buradaki ince gönderme ile “oralarda cumhuriyet kuruldu, başa siyahlar geçti ama hala sömürge, orası hala Rodezya” deniyor.

Filmin geçtiği Sierra Leone’nin de kaderi Rodezya’dan farklı değil. Sierra Leone’nin zengin elmas madenleri var, ülkede cumhuriyet kurulmuş, siyahlar başta. Fakat hükumete karşı ayaklanmış gerillalar var. Elmas ve uyuşturucu ticareti yapan gerillalar, elmas kartelleriyle yasa dışı ticaret yaparak para kazanıyor ve bitmeyen bir iç savaş sürüyor. Bu elmaslara kanlı elmas denmesinin sebebi, madenlerde iç savaşta tutsak edilenlerin köle gibi çalıştırılması, iç savaşta gerillaların çocukları asker ve işçi olmaya zorlaması ve kan dökmekten çekinmemesi. Bu yolla elde edilen elmaslar belgesiz ve yasa dışı olduğu için, film elmas tüketicilerinin kanlı elmas konusunda bilinçlendirilmesini de kendine misyon edinmiş durumda. Bu nedenle gazetelerde Jennifer Connelly ve diğer film ekibi topluma mesajlar veriyor. Hatta ekip, Oscar Töreni’nde elmas takacak yıldızlara “kanlı olmayan” elmas takmaları konusuna bir çağrıda bulundu (Aman Allah’ım ne sorumluluk, ne sorumluluk!!!).

Ödül töreninde göreceğiz kaç kişi hangi elmasları takacak… Fakat filmde kartel olarak bu ticaretten sorumlu tutulan elmas markası (muhtemelen) uydurma olduğundan, kimin piyasaya kanlı elmas verdiğini bilemeyeceğiz. Alırken sertifika sormalıymışız. Sanki elması Afrika’nın dağında bulan, kaçak yollardan ülkeden çıkaran, işleten ve satanlar için yasal bir sertifika hazırlamak imkansızmış gibi…

Filmin hatırlanası bir diğer sahnesinde Danny Archer TIA diye bir kısaltmanın açılımını anlatıyor Maddy Bowen’a: This Is Africa (Afrika Böyledir). Paralı askerlerin her türlü haksızlığı, insan hakları ihlali ve vahşeti mazur görmek için ya da olduğu gibi kabullenebilmek için kendi aralarında kullandıkları bir deyim bu. Filmin birkaç sahnede görünüp yok olan selvi boylu karizması, Archer’ın baba bildiği Albay (Arnold Vosloo) da pembe elmasın peşinde. Bu yüzden filmin sonlarına doğru evlere şenlik bir operasyon yapıp elmas madenini tarumar ediyor. Fakat filmin anti-kahramanı Archer, Albay’a bir kazık atıp, baştan anlaştıkları gibi paylaşmak yerine, Albay’ı vurarak elmasa tek başına sahip olmak istiyor. İşte, Albay vurulmuş yerde yatarken, Archer’ın Albay’ına son sözü This Is Africa oluyor… (Mesajlardan mesaj beğenin, yorum yok.)

25′inden sonra yazıma eklemeler yapacağım. Ses ve En İyi Erkek Oyuncu dalında Oscar favorim Kanlı Elmas. Bekleyeceğiz ve göreceğiz…

Add comment Şubat 21, 2007

Her Yerde Karnaval Var


Şubat ayı dünyanın en ünlü ve en renkli karnavallarına ev sahipliği yapıyor. Bize en eğlenceli gelen Rio Karnavalı, Venedik Karnavalı ve selden sonra eski coşkusuna bu yıl kavuşabilen Mardi Gras YouTube’a bol bol renkli malzeme sağladı.

Brezilya’da Rio Karnavalı artık bir kutlamayı aşıp, bir endüstri haline gelmiş durumda. Yanlış hatırlamıyorsam 500 milyon dolar gelir getiriyor ülkeye. Venedik Karnavalı da (Şubat’ta bizim gibi kış mevsimini yaşayan) İtalyanlar’ın ekonomisine büyük katkı sağlıyor, turizmi canlandırıyor.

Turizm ülkesiyiz, eğlenmeye bayılıyoruz… Ama bir festival, bir şenlik yapılacağı zaman folklor ekibimizle deve güreşimizden başka görülecek pek bir şeyimiz yok ne yazık ki…

Add comment Şubat 21, 2007

Animasyon Filmler Çocuklar İçin Yapılmaz – II


Daha önceki yazılarımda animasyon filmlerin çocuklar için yapılmadığını yazmıştım. Kaldığımız yerden devam ediyoruz. Bu sefer konumuz “Neşeli Ayaklar”

Neşeli Ayaklar, tam da sömestr tatili başlarken vizyona girdi, afişindeki şirin penguenlerle de doğrudan çocuk filmi gibi algılandı. Her zaman dediğim gibi, animasyon filmleri çocuyklar için yapılmıyor. Bu film de çocuk filmlerinin temel çerçevesinden çok farklı bir senaryoya sahipti. Filmi izleyenler bilir, filmde mutlu son yoktu. Hoş ama buruk bir son vardı. Hollywood’un son yıllarda “mutlak iyi” ve “mutlak kötü” kavramlarını biraz olsun bir kenara bırakmasıyla, kötü adamların insancıl yönlerini, iyi adamların zaaflarını da görmeye başladık. Neşeli Ayaklar, babası kuluçka döneminde yumurtasını düşürdüğü için biraz garip doğan, şarkı söyleyemeyen ama dans etmeden de duramayan bir penguenin öyküsünü anlatıyor. Penguen Mumble, topluma uyum sağlayamadıgı için, zaten besin zinciri ve ekolojisi bozulmuş Antartika’da sıkıntı çeken penguenler arasında farklılığından dolayı dışlanıyor.

“Beni böyle sevin” diye yakarışları para etmiyor ve topluluğun yaşlıları Mumble’ın lanetli olduğuna, bela getirdiğine inanıyorlar. Zavallı Mumble, daha kuzeyde şamatacı başka bir tür penguenlerle arkadaş oluyor ve daha neşeli olan bu tür, Mumble’ı aralarına almakta bir sakınca görmüyor. Ne var ki iki türün karşı cinsi etkileme stratejileri birbirinden oldukça farklı. Şamatacı penguenlerin komününde dişileri etkilemek için yuvasına en çok taş toplayan erkeğin şansı fazlayken, Mumble’ın komününde en güzel şarkı söyleyen ve kur yapanın şansı fazla oluyor. Mumble, şamatacı ve insanların dünyasına daha yakın olan diğer türün ülkesinde, doğal olmayan nedenlerin penguenlerin doğal yaşamını tehdit ettiğini gözlemliyor. Kendince bir teori geliştiriyor ve bundan uzaylıların sorumlu olabileceğine kanaat getiriyor. (Amman yarabbi, mesaja bak! Ekolojik dengeyi uzaylılar bozuyor, ikiz kuleleri de teröristler yıkıyor zaten)

Fazla uzatmayalım, Mumble, besin zincirini bozan uzaylılarla iletişime geçerse, bir şekilde soruna çözüm bulabileceğini düşünüyor ve penguenlerin yaşamadığı yerlere doğru yolculuğa çıkıyor. Büyük miktarlarda balık avlayan bir tekneyi, uzaylıların gemisi sanarak takip ediyor ve insanların yaşadığı bir sahilde karaya vuruyor (İntihar etti sandığımız balinalar da uzay gemilerini kovalarken mi böyle oluyor acaba?) İnsanlar ne yapıyor? Mumble’ı hayvanat bahçesine götürüp bir fanusa koyuyorlar. Mumble bu mutsuz günlerinde de dans etmekten vazgeçmiyor ve derken insanlar onun farklı bir penguen olduğunu anlayıveriyorlar. Kendi toplumunda dışlanmasına neden olan özelliği onu bir anda özel yapıveriyor. Sonra Mumble nasıl oluyorsa azat ediliyor ve ülkesine dönerek, besin zincirini kimin bozduğunu bulduğunu anlatıyor. Misyonunu tamamlamanın (Antartika’da imparator penguenlerinin de yaşadığını ve ne şirin varlıklar olduklarını belgesel yapımcılarına göstermiş olmanın) mutluluğunu yaşıyor. (Ne kahraman, ne kahraman!!) Sonra ne oluyor? İnsanlar Antartika’da ekolojik dengenin bozulduğunu fark ediyor, fonlar kuruluyor, çevreciler çalışıyor, falan filan… Ama hiç kimse daha az yemek yemek ya da daha az çöp çıkarmak için gayret sarf etmiyor…

Özetle Mumble’ın hikayesinden çıkarılacak dersler:

1. Çevremizde aksi giden bir şey varsa, kesin uzaylılar ya da kendini göstermeyen güçler tarafından yapılıyordur. Ya teröristler ya iç ve dış düşmanlar ya da derin devlet…

2. Başkalarının daha aciz durumda olduğunu öğrendiğimizde yapılacak şey onların sorunlarına sempatiyle yaklaşmak, aramızda para toplamak ve gidip kafalarını okşamaktır. Mesela Afrika’dan ya da Kamboçya’dan bebek evlat edinmek, Bosna’ya köprü yaptırmak falan… Sorunun temellerine inmek bizi aşar.

3. Ne kadar farklı ya da ucube olursanız olun, sizi toplumun gözünde değerli kılacak bir şeyiniz varsa toplumda kabul görebilirsiniz. Mesela makam, mevki, şan, şöhret…

NOT: Her şeye rağmen filmin görselliği muhteşem. Renkler ve efektler sayesinde Antarktika sanki hiç soğuk bir yer değilmiş, orada her mevsim baharmış hissine kapılıyoruz. Ice Age’de izlerken bile çenelerimiz birbirine vuruyordu oysa…

Add comment Şubat 20, 2007

Nicole Kidman estetik ameliyat yaptırır mı?

Bu konuyu diğer blogumda yazdım. İlginizi çektiyse buraya tıklayın.

Add comment Şubat 15, 2007

Nicole Kidman estetik ameliyat yaptırır mı?

Bugünkü gazetelerde daha önce asla estetik ameliyat yaptırmayacağını açıklayan Nicole Kidman’ın dudaklarını dolgunlaştırmak için operasyon yaptırdığı yazıyordu. Üstelik ünlü oyuncunun göğüslerinin küçüklüğünden, kalçasının düzlüğünden dolayı vücudundan çok memnun olmadığının altı çizilerek…

Ben bu habere pek şaşırmadım. İster yıldız olsun, ister dünya güzeli, erkeklerle başarısız ilişkiler kurup özgüvenini yitiren kadınlara özgü davranışlar bunlar. Ya saç – baş marjinal bir şekilde değiştirilir ya estetik operasyonlar yaptırılır ya da ölümüne diyetler yapılır, iğne ipliğe dönülür.

Nicole Kidman hem güzelliğiye hem oyunculuk yeteneğiyle gerçek bir star. Stili ve giyim kuşamıyla da örnek gösteriliyor, adı skandallara karışmıyor, en çok kazananlar listesinde yer alıyor. Kısacası Hollywood’dan sevgili edinmek isteyen bir erkek için ondan iyisi bulunmaz. Fakat Nicole Kidman’ın Tom Cruise ile yürümeyen evliliği, Lenny Kravitz ile bir anda başlayıp bir anda biten ilişkisi ve şimdiki kocası Keith Urban’ın alkol bağımlılığının üst üste gelmesi onu Türk filmlerindeki “bahtsız kadın” profiline cuk oturtuyor.

Hal böyle olunca “gencim, güzelim, param var, pulum var, eşimi seviyorum, peki niye böyle oluyor?” sorusunun cevabını bulamıyor insan. Nicole Kidman’ın da bu içinden çıkılmaz sorular içinde kah kariyerine saldırarak -ki 2008′e kadar programı dolu, ard arda üç film çekecek- kah fiziğini değiştirerek, kah pahalı şeylere para harcayarak kendini avutmaya çalışacağını tahmin etmek güç değil. Üzülme Nicole, bak Liz Taylor’a, bak Zuhal Olcay’a…

Bu günler de geçer. Yeter ki dudakların Seren Serengil’inkiler gibi olmasın sonunda…

NOT: Bu haberin bir-iki gün sonrasında Britney Spears’ın saçlarını kazıttığı ve bileğine dövme yaptırdığı haberi geldi. Yine mutsuz evlilik sonrası dağıtan kadın vakası. Britney’den bir de Budist olduğunu açıklamasını bekleriz…

Add comment Şubat 15, 2007

Macallan Amber

Dünyaca ünlü viski üreticisi Macallan, kadınların malt içkilerine mesafeli duruşunu aşmak için yeni bir ürünü pıyasaya sürdü. Son derece şık bir şişede satışa sunulan göz alıcı bakır renkli yeni içkinin adı Amber. Amerikalılar’ın pek sevdiği akçaağaç şurubu ve ceviz aromalarıyla zenginleştirilen içki Amerika’da tutulacak mı bilmem ama, Türkiye’de satışa sunulsaydı büfesinde bir sürü içki şişesi olup kimseye ikram etmeyen koleksiyonerlerin hepsi birer şişe alırdı.

Şişesi çok albenili, “vitrine koy, teşhir et beni” diyor…

Add comment Şubat 11, 2007

Çılgın Profesör Aranıyor

Dünyaca ünlü girişimci işadamı Richard Branson, küresel ısınmayı durduracak yöntem geliştirecek kişiye 25 milyon dolar ödül vereceğini açıkladı.

İngiliz girişimcisi Richard Branson, 2008 yılında başlayacak olan ve bilet alan herkesin uzaya gidebileceği (biletler 200 bin dolar civarında) uzay turları ile son zamanlarda adından sıkça söz ettiriyordu. Bu amaçla kurduğu Virgin Galactic hazırlıklarını sürdürüyor, hatta şimdiden bilet alanlar da oldu.

Önceki gün gelen bir haberin içinde Richard Branson’ın adı geçtiğinde şöyle bir tebessüm ettik. Habere göre Richard Branson, küresel ısınmaya neden olan atmosferdeki karbondioksit emisyonunu düşürecek bir yöntem bulana 25 milyon dolar değerinde bir ödül vereceğini açıkladı. Ödülün duyurulduğu basın toplantısında eski Amerikan başkan yardımcısı ve küresel ısınma konulu “Uygunsuz Gerçek” filminin yapımcısı Al Gore ile eski İngiliz Birleşmiş Milletler büyükelçisi Crispin Tickell de yer aldı.

Bu haber duyanları ilk etapta şaşırtabilir, çünkü Richard Branson Virgin Havayolları’nın sahibi. Havayolları şirketleri kullandıkları fosil yakıtlar nedeniyle atmosferdeki karbondioksit salınımının neredeyse %15 ‘ini oluşturmekten sorumlu tutuluyor. Gerçi Branson, geçtiğimiz sonbaharda da eski ABD başkanı Bill Clinton’ın başkanı olduğu Global Initiative (çevre, açlık, egitim, AIDS gibi küresel sorunlarla mücadele eden bir vakıf) konferansında şirketlerinin önümüzdeki 10 yılda elde edeceği net karı küresel ısınmayla mücadele edecek projelere aktaracağını açıklamıştı. Bu da, 3 milyar dolar gibi çok çok ciddi bir rakam. Öte yandan Branson’ın yenilenebilir enerjiler konusunda araştırmalar yapan Virgin Fuels adlı bir şirketi de var. Bu şirket de cevreci enerji kaynakları için 400 milyon dolarlık bir ar-ge bütçesi ayırmış durumda.

Richard Branson ütopyalara, maceraya meraklı, “dünyayı başka türlü algılayan” ve bu uğurda da para harcamaktan çekinmeyen biri. Sir ünvanlı bu modern zaman şövalyesinin, masallardaki “ölüme çare bulana kızımı vereceğim” diyen sultan gibi, “küresel ısınmaya çare bulana bir servet vereceğim” diyen beyanatı bizi şaşırtmadı. Oysa basına bol bol renkli malzeme verebilecek bu beyanat hakkında Türk gazetelerinde kayda değer hiçbir haber çıkmadı. Hükumetimiz “Küresel ısınma mı? Yok öyle bir şey” dediği için mi acaba?

Richard Branson’un açıkladığı ödül, 5 yıl için geçerli, Üstelik bu ödüle layık görülecek projenin yılda bir milyar ton karbon gazının atmosfere yayılmasını 10 yıl boyunca önlemesi bekleniyor. Ödül için başvuracak projeleri değerlendirecek komisyonda Gaia Teorisi’ni ortaya atan bilimadamı James Lovelock, Nasa araştırmacısı ve Amerika’yı küresel ışınmanın tehlikeleri konusunda ilk uyaran James Hansen ve Avustralyalı zoolog ve kaşif Tim Flannery de bulunacak.

Hadi bakalım, çılgın profesörler iş başına!

NOT 1: Bu ödül sadece konunun önemine dikkat çekmek için açıklanmış gibi görünse de, işe yarayabilir ve önümüzdeki 5 yıl içinde küresel ısınmaya çözüm bulunabilir. Zira Branson, şimdi Virgin Galactic’in kulandığı uzay aracı için de ödül vereceğini duyurmuş ve 2004′te bu ödül sahibini bulmuştu.

NOT 2: Al Gore’un Amerika’yı kurtardığı yetmiyormuş gibi bir de dünyayı kurtarmaya kalkışmasına çok gülüyorum. South Park’taki Al Gore bölümünü izleyin.

Add comment Şubat 11, 2007

TOP LIST: Laptop’ımızla gidilesi kafeler

Kafeye laptop’uyla gitme, temiz hava alırken kahve içip sair işlerini yapmak kafelerin sosyalleşme amacına oldukça aykırı. Fakat neyleyelim ki artık tüm dünyada satılan bilgisayarların ciddi bir miktarı taşınabilir bilgisayar (Oranını bilmiyorum, bulunca eklerim). Üstelik HP gibi firmalar “Bilgisayarın Hayatındır” diye bas bas bağırıyor. Galiba biz farkında olmasak da öyle oluyor…

Şehrin popüler kafeleri bilgisayarlarıyla yapışık yaşayanları da kafelerine çekebilmek için bir süredir wireless internet olanağı sağlıyor. Türk Telekom’un Wireless Point olarak sunduğu Gloria Jeans ve Starbucks kafeler başı çekti. Fakat Türk Telekom, bu noktalarda interneti ücretli kullandırıyor ve çok çok çok pahalı. Nasıl mı? Şöyle: Wireless Point sayılan yerde (bazı McDonald’s’lar, havaalanları, kafeler vb.) Türk Telekom’un bir modemi var. Bilgisayarınız kablosuz internete uyumluysa, otomatik olarak bu modemi görüyorsunuz. Fakat giriş ücretli. Yarım saat 3.5 YTL, bir saat 6 YTL vb. diye fezaya doğru gidiyor fiyatlar. İster kendi bilgisayarınızdan kredi kartınızla anında açılacak hesap, ister kafede kasadan alacağınız kontur kartıyla bağlanıyorsunuz. Fakat internet bağlantışı 5 yıldızlı otellerden bile daha pahalı. Kaldı ki pek çok otelde de artık internet bağlantısı ücretsiz…

Bir dönem bütün Beyoğlu bölgesi kablosuz internetlendirilerek (yeni bir kelime kazandı Türkçe), vatandaşın İstiklal Caddesi boyunca çeşitli kiosk’lardan internete bağlanması projesi vardı. Sebil olarak internet sunulacaktı… Fakat rekabet kurallarına aykırı olduğu gerekçesiyle bu kadar büyük bir alanda internetin ücretsiz verilmesi yasaklandı. Şimdi sadece otel, kafe vb. yerlerde internet ücretsiz. Bugün laptop’unuzla gidip, doya doya kahve içip, doya doya wireless internet keyfini çıkarabileceğiniz kafelerin TOP LIST’ini yayınlıyoruz. Favorilerinizi ekleyin lütfen…

1. ALL SPORTS CAFE – NİŞANTAŞI

Başta işletmecileri olmak üzere interneti ve sosyalleşmeyi en seven insanların mekanı. Etiler şubesinde durum nedir bilmiyorum ama, Nişantaşı’nda yemekler de, kahve de çok güzel, saatlerce oturup sefasını sürebilirsiniz…

2. THE HOUSE CAFE – NİŞANTAŞI ve ORTAKÖY
Tünel’deki şubeye uzun zamandır gitmedim, ama Nişantaşı ve Ortaköy House Cafe’lerde hafta arası yemek saati dışında giderseniz, dükkan sizin… Ortaköy’de denize karşı keyfinize bakın…

3. STARBUCKS – BEBEK
Starbucks’larda her ne kadar internet paralı da olsa, Bebek’te bahçeye oturursanız civardan birilerinin modemini yakalayabilirsiniz. Bu kış İstanbul’da hep bahar yaşıyoruz, temiz hava almak için ideal.

2 comments Şubat 7, 2007

Yine Sevgililer Günü Geliyor



Sevgilier Günü için “hep kalp şeklinde pasta mı alacağız?” diye mızmızlananlara alternatif çözüm. Üşenmedim çevirdim, Bon Appetit dergisinden aşıklara özel… Tabii ki kalp şeklinde…

Gülsuyu ve Ahududu Reçelli Scone

Malzemesi:

500 ml. un
80 ml. toz şeker
2 tatlı kaşıği kabartma tozu
Bir çimdik tuz
5 çorba kaşığı tereyağ
250 ml. krema
Yeteri kadar ahududu reçeli (St. Dalfour marka olanı nefis…)

Süslemek için:
120 ml. pudra şekeri
3 çorba kaşığı krema
1 tatlı kaşıgı gül suyu

Hazırlanışı:

Fırınınızı önceden 180 dercede ısıtın. Büyükçe bir kapta un, toz şeker, kabartma tozu ve tuzu kuru kuru karıştırın. Tereyağını ekleyin, elinizle una yedirin. Karışım ekmek kırıntısı haline gelince azar azar 250 ml. kremayı ekleyin. Yavaş yavaş hamur haline gelecektir, yapışkan olursa biraz daha un ekleyebilirsiniz.

Hamuru tezgahta 1 cm. kalınlığında açın, kalp şeklinde bir kurabiye kalıbı ile hamurdan kalp şeklinde parçalar kesin. Artık hamurları tekrar şöyle bir yoğurup, yeniden açin ve kalanıyla yeniden kalp şeklinde hamurlar kesin. Fırın tepsisine fırın kağıdı serip, kalp şeklindeki scone’larınızı dizmeden önce, bir bıçağı unlayın ve kalp hamurları içine reçel akıtabileceğiniz kadar kesitinden yarın. İçlerine birer kaşık ahududu reçeli koyup, tepsiye dizin. 15-20 dakika hamurların üzeri altın rengi olana kadar pişirin.

Scone’larınız fırında pişerken üzerlerini süslemek için pudra şekeri, krema ve gül suyunu çırpın. Macun şeklindeki bu şekerli süsü ılık scone’larınızın üzerine sürerek servis yapın.

Çayla ya da kahveyle sunabilirsiniz, afiyet olsun.

NOT: Mutfak terminolojisini bilmeyenleri bu tarif korkutmasın. Teker teker açıklayalım:

a. Scone, İngiltere’de popüler olan az şekerli bir çeşit poğaçadır. Yapımı çok kolaydır.
b. Bu tarif için gerekli her şey elinizin altında. Ahududu reçeli rengi ve ekşimsi tadıyla Sevgililer Günü temasına çok uygun, olmazsa vişne, çilek ya da ayva reçeli deneyebilirsiniz. Krema, pudra şekeri ya da gül suyu evinizde yoksa, bir zahmet marketten alıverin, sevgiliniz hediye almaya üşense hoş olur muydu?
c. Pişmemiş scone’lara reçeli düzgünce sürecek maharetiniz yoksa, servis yaparken reçeli de yanında ikram edebilirsiniz, sevgiliniz belki yerken üstüne sürer (aynı şey değil ama, neyse…)
d. Korkmayın, yılmayın, vallahi billahi çok kolay…

Add comment Şubat 7, 2007

Cihangir’in Lounge’u: Salon

Biz eskiden kadife berjerli, kristal avizeli yerlerde kahve içmezdik. Öyle yerlere (Pera Palas, The Marmara’nin lobisi vb.) orta yaşlı insanlar gider, merasimle kahve içerdi. Gençler rahat yerleri severdi, Ortaköy’e, Bebek Kahvesi’ne falan gidilirdi.

Şimdi Starbucks’lar da dahil olmak üzere kafe ya da kahvehane olan her yer “lounge” havasında. Kristal avizeler, varaklı aynalar, kadife koltuklar… Sevdik biz bu “konsept”i. Gerçi biz dünyanın hiçbir yerinde olmayan bir istatisiğe sahibiz: bir fincan kahve içip 45 dakika kafede oturma. Yayılacak rahat koltuklar da olunca nasıl sevmeyiz biz o kafeyi?

Sıraselviler Caddesi üzerindeki Fotoğraf Cafe, çıkmaz sokağa yerleştirdiği masalarıyla Firuzağa Kahvesi’nden sonra Cihangir’de en sevilen yerlerden biriydi. Şimdi orası Salon Cihangir oldu. Dekorasyonu değişti. Hani o sevdiğimiz “lounge” tarzına dönüştü. Salon’un sahipleri Fatma Keskin ve Melih Doğan. Melih, Cafe Frappe’den bu yana yıllardır Beyoğlu’nun en beğenilen kafelerini işletiyordu. Yakın zamanda Salon Cihangir de Taksim civarının en “in” kafelerinden biri haline gelecek gibi görünüyor.

Henüz deneme fırsatım olmadı ama, Salon’un yemeklerinin harika olduğunu tahmin ediyorum. Melih yemek konusunda titizdir, Frappe’yi bilenler bilir, o küçücük mutfakta neler yapılıyordu… Kendi sitesi açılana kadar ayrıntılara taksim.com‘dan ulaşabilirsiniz.

NOT: Diğer blogumda Polo Patisserie&Cafe‘yi yazmıştım. “Laptopuyla ayrılmaz ikili haline gelenlere wireless internet de var, yayılın iyice…” diye. Salon da “lounge” havasında ya, üstelik wireless internet de var ya… Oooh, sizi yerinizden kaldırabilene aşkolsun…

Add comment Şubat 5, 2007

Next Posts Previous Posts


Son Yazılar

a

Meta